13 Ocak 2012 Cuma

Köpekler Gibi Yalnız Öleceğiz (30) -SON-

Yeraltı Edebiyatı
Fatih Kaynak

Sabah olduğunda polis memuru Murtaza’nın sesine uyandım.
“Kalk bakalım, birazdan gidiyorsun.”
Yattığım demir şilte yüzünden bütün vücudum sızlıyordu. Kendime gelmek için bir süre gerindim. Orada, demir parmaklıklar arkasında olduğuma inanasım gelmiyordu hala. Ama demir parmaklıklara dokunduğumda hissettiğim soğukluk, her şeyin şüphe götürmez olduğunu gösteriyordu.
Murtaza'nın peşine takılıp, dünkü gibi komiserin odasına gittik. Komiser yine telefonda birilerine talimat veriyordu. Karşısına çöktüm. Telefonla konuşmasını bitirip bana döndü.
“Nasılsın bakalım, iyi uyuyabildin mi?”
“Fena sayılmazdı.”
“İyi iyi… Çay içer misin?”
“Varsa içerim komiserim.”
“Murtaza iki çay söylesene bize.”
Murtaza biraz sonra elinde iki çayla geri geldi. Teşekkür edip çayı önüme aldım.
“Bir sigara yakabilir miyim komiserim?”
“Yakabilirsin, bir tane de bana ver bakalım.”
Paketten iki sigara çıkardım. Önce onunkini sonra kendiminkini yaktım. Derin bir nefes çekip sırıttı.
“İtalyan sigarası ha.”
Ben de sırıttım.
“Evet komiserim.”
“Ben de kalsın.”
“Kalsın komiserim.”
Paketi ona doğru uzatırken, karşılıklı sırıtmalarımızdan aldığım cesaretten olsa gerek, birden beynimde bir ışık yanıverdi.
“Komiserim.”
Komiser, elindeki orijinal Muratti paketini inceliyordu. Yüzüme bakmadan cevap verdi.
“Seni dinliyorum Ferit.”
“Komiserim düşündüm de, bu işi halletmenin başka bir yolu olmalı.”
Hala paketi inceliyor, nedense İtalyanca yazıları okumaya çalışıyordu.
“Hangi işin canım?”
“Hani diyorum, sizi de dünden beri çok yordum. Malumunuz, getir götür… Şimdi bir sürü de masrafınız çıkacak; yazışmalar vesaire. Ben de yurtdışından geldim; önce işlerimi halletsem, şöyle birkaç ay içinde teslim olsam birliğime. Vatan borcu namus borcu. Elbette yapacağım askerliği. Şimdi çıksak bir yemek yesek; hem masrafları da halletmiş oluruz.”
Son cümlemden sonra sigara paketini masaya bıraktı. Gözleri fal taşı gibi açılmıştı.
“Höst!… Ulan sen bana rüşvet mi teklif ediyorsun!”
“Olur mu öyle şey komiserim. Ne haddime. Ben sadece, yani…”
“Bak hala konuşuyor ahlaksız herif. Alırım şimdi ayağımın altına.”
Son cümlesinden sonra masadaki paketi bir kere daha inceleyip, cebe indirdi ve ayağa kalktı.
“Murtaza!”
Murtaza yine koştu geldi.
“Emredin komiserim.”
“Boşta ekip arabası var mı?”
“Var komiserim.”
“Tamam o zaman. Mestan’la ikiniz bu herifi Beyoğlu Askerlik Şubesi’ne götürün gelin.”
“Baş üstüne komiserim.”
Masadaki torbadan eşyalarımı ve kemerimi aldım ve ifade niyetine hazırladıkları kağıdı okuyup imzaladıktan sonra kapıya getirdikleri bavulumu yüklenip, ekip otosuna bindim.
Yarım saat sonra askerlik şubesindeydik. Polislerle beraber binaya girdik. Evraklarımı teslim ettikten sonra beni askerin birine emanet edip gittiler. Yanımdaki rütbesiz askerle beraber binanın koridorunda bir odanın önünde, tahta bir sırada beklemeye başladık. İnce, uzun, sırık bir tipti. Yemyeşil ve küçük gözleri vardı. Muhtemelen Karadenizliydi.
“Kaçak mıydın hemşerum?”
“Kaçaktım ama kaçak olduğumu bilmiyordum.”
“Nasıl yani anlamadum”
“Ben de anlamadım. Yurtdışındaydım, döndüğümde havaalanında polisler aldı. Kaçaksın dediler getirdiler.”
“Ha sen yurtdişindaydın da, bilmiydin kaçak olduğuni? Bilmiydin de niye gittun da yurtdişina?”
“Yahu bilsem zaten nasıl gideyim yurtdişi… Bak ne diyeceğimi şaşırdım.”
“Vallahi senun iş karmakarişuk. Hiçbir şey anlamadum hemşerum senun işten ben. Ha şimdi sen diyusun ben yurtdişinda?…”
“Ya Allah’ını seversen sus kardeş. Bak yoldan gelmişim, geceden beri nezarethanedeydim, beynim dönmüş zaten…”
Nihayet susmuştu eleman. Kısa bir sessizliğin ardından soracağım şeyler geliyordu aklıma ama kırık plak gibi bir kere daha takılırsa durduramam diye korkuyordum. Bir süre daha tereddüt ettikten sonra dayanamadım lafa girdim.
“Beni buradan direk askere yollayacaklar değil mi?”
“Evet.”
“Yapma ya… Hemen bugün yollarlar mı? Nereye gideceğim belli midir ki?”
“Kaç aydan beri kaçaksun dedular sana?”
“Altı aydan beri aranıyormuşum.”
“Ha o zaman belludur gideceğun yer. Bakarsun ha bu akşam yolci ederler da senu.”
Biz konuşup dururken, kapısında beklediğimiz odadaki komutan beni getirmesi için yanımdaki askere seslendi.
“Niyazi kaçak gelsin içeri!”
Asker telaş içinde yerinden kalktı.
“Hadi kalk.”
Yerimden kalktım. Asker kapıyı çalarken bir adım arkasındaydım. Kapıyı çalıp açtıktan sonra komutanına tekmil verdi. Bana dönüp içeri girmemi söyledi ve tekrar selam verip, kapıyı kapatıp gitti.
Karşımdaki masanın arkasındaki koltukta gür saçları ve kaşları olan; iriyarı, şişman, omzundaki apoletlerden yüksek rütbeli olduğu belli, esmer bir asker oturuyordu. Koltuğunu düzeltip, hafifçe bir gerindikten sonra yüzüme baktı. Dimdik, kıpırdamadan, ağzından çıkacak ilk sözcüğü bekliyordum. Ben de havaya girmiştim. Adam “İlk hedefiniz Akdeniz, ileri!” diye bağırsa, “Emredersiniz komutanım!” diye bağırıp hücuma kalkmak üzereydim.
“Otur bakalım efendi.”
Dediğini yaptım ve yanımda duran sandalyeye oturdum.
“Anlat bakalım.”
“Komutanım ben bir yıldır yurtdışındaydım. Dönüşte havaalanından alıp buraya getirdiler. Kaçak olduğumu söylediler.”
“Hangi ülkedeydin?”
“İtalya’daydım efendim.”
“Burada efendim yok. Sen artık bir asker sayılırsın. Komutanım diyeceksin.”
“Peki komutanım.”
“Peki komutanım da yok. Emredersiniz komutanım.”
“Anladım komutanım. Emredersiniz komutanım.”
“Peki devam et bakalım, ne işin vardı İtalya da?”
“Eğitim amacıyla gitmiştim komutanım, sonra olmadı geri döndüm.”
“Peki giderken bilmiyor muydun kaçak duruma düşeceğini?”
“Bilmiyordum, tecilim var zannediyordum komutanım.”
Konuşmalarımızdan sonra biraz yumuşamıştı.
“Hımm… Ne okul mezunusun sen?”
“İktisat okudum komutanım.”
Kısa bir süre masadaki kağıtları karıştırdıktan sonra yeniden bana döndü.
“Ferit Keskin miydi adın?”
“Evet komutanım.”
“Bak koçum bu akşam askeri araçla yola çıkıyorsun, yarın sabah birliğinde olacaksın. Ve şu andan itibaren askersin.”
“Nereye gideceğimi öğrenebilir miyim komutanım?”
“Manisa Kırkağaç Komando Birliği.”
Manisa mı, Kırkağaç mı, komando mu… Dizlerimin bağı çözülmüş, neredeyse yere yığılacaktım. Gözlerim kararıyor gibi geliyordu. Kendimi kaybetmişçesine konuşmaya başladım.
“Ulan uçaktan indiğimden beri anamdan emdiğim sütü burnumdan getirdiniz be! Manyak mısınız kardeşim ne Manisa’sı, ne komandosu yahu. Ulan elimde bavullarla savaşa yollayacaksınız neredeyse! Bırakın lan beni! Delirtmeyin lan adamı! Hem belim sakat benim!”
Delirmiş gibi bağırırken bir sürü asker odaya dalmış, üzerime çullanmışlardı.
“Bırakın lan beni ibneler bırakın!”
Komutan da bir yandan emirler yağdırıyordu.
“Askerler sıkı tutun kaçmasın! Derdest edin pezevengi!”
Bir fırsatını bulup arbededen kurtulmuştum. Yerden hızla kalkıp tam kapıdan çıkıp kaçmak üzereyken, enseme yediğim dipçik darbesiyle her şey birden kararıverdi, yer ayağımın altından kaydı, gözlerim kapandı, kendimi yerde buldum.
Uyanıp yataktan sıçradığımda, kan ter içinde kalmıştım. Elimin tersiyle alnımda biriken ter kabarcıklarını sildikten sonra derin bir nefes aldım ve amaçsızca sağıma soluma bakınırken, gözüm yerde duran mektuba ilişti. Yataktan hızla fırlayıp, yerdeki mektubu elime aldım. Okumak için zarfı açtım ama okumadan yırtıp çöpe attım ve buzdolabından bir şişe bira alıp açtıktan sonra tekrar yatağa döndüm. Günler sonra ilk defa kendimi bu kadar iyi hissediyordum.

“SON”


Kaleminize, emeğinize, yüreğinize sağlık sevgili Fatih Kaynak.

Charles Bukowski - Evet Evet



Tanrı bitkileri yarattığında eh işte idare ederdi
Tanrı nefreti yarattığında standart bir hizmete kavuştuk
Tanrı beni yarattığında beni yaratmış oldu
Tanrı maymunu yarattığında uyuyordu
Zürafayı yarattığında sarhoştu
Uyuşturucuları yarattığında kafası kıyaktı
Ve intiharı yarattığında bunalımdaydı
Senin yatakta uzanmış halini yarattığında
ne yaptığını biliyordu
sarhoştu ve kafası kıyaktı
Ve sonra dağları ve denizi ve ateşi
aynı anda yarattı
Bazı hataları oldu
Ama senin yatakta uzanmış halini yarattığında
Tüm Kutsal Evren’ in üzerine boşaldı..
Tanrı aşkı yarattığında çoğu insana yaramadı

Tanrı köpekleri yarattığında köpeklere yaramadı..




Asmaların Dansı

Bir Akdeniz Haziran’ında
Öğleye doğru.
Yalnızca kavaklar altında öten cırcırların sesi
---Sıcaktan kaçın diyen sirenler---
Taş sofada
Güneşin yaktığı otların ve toprağın soluk kesen buğusu
Sırtları serin duvarlarda
Köşede yirmi taş oynayanlar :
Kız ergen gibi , oğlan daha kısa pantolonlu.
Kızın taşları süpüren eli
Oğlanın paçasından yavaşça süzülüyor içeri.
Birazdan yüklük odasında
Her günkü oyunlar.

Yağmurlu günlerde seviş benimle
Kuşlar çinko damı gagalarken
Tenimin kokusunu değiştiren yağmurlarda
Sıcak öğlesonlarında seviş benimle
Buhurlar tüterken tenimden
Yanan toprağın buğusu soluğumken
Bahar günleri dereboylarında seviş benimle
Kestane saçlarında kelebekler asılıyken
Yaz geceleri kurumuş dere yataklarında
Sıcak kumlar yatağımız , söğütler çatımız , duvarımızken
Ne olursa olsun sabahları seviş benimle
Dinlenmişliğin gücü kaslarında
İçinde ne varsa dökmenin hazzıyla saran
Sonra ilk kez görür gibi algılaman için
Her sabah öylece bırakayım seni dünyaya

Kol kıvrımımdan öp beni
Tüylerimin arasında yollar açan dudaklarınla
Mavi damarlarımdan
Bileklerimden öp beni
Nabzımın tıpırtısı tavşan dudağını titretsin
Öpüşten bilezikler kollarımda
Parmaklarımın ucundan öp beni
Soyulmuş yumurta beyazlığındaki etimden
Öpüşlerin yanıp geçen bir ışık değil
Uzun yazların güneşi gibi kalsın tenimde

Asma bahçelerde gezerken omzuna değen elim
kristal taneler gibi döküverir seni toprağa
Basma entarinin çıplak altı ter ter istek
Altımda canlı , bulunmaz bir yumuşaklık
sırtımı göğe dayayıp beni ezen
Memelerini emerken , bacaklarını kıstığında
solumaların volkanik lavlar
Sen bitersin başlar asmalar
açıp kollarını dans etmeye
Neyimi beğenir bilmem
bırakmaz beni
Yeşil , filiz dudakları
Geniş yapraktan elleri
dönerken çevremde
sürünür boynuma
göğsüme
Sallar memelerini salkım sal
-kım
Hangisi tatlı , bir de bundan em bakalım!

Turgay FİŞEKÇİ

Köpekler Gibi Yalnız Öleceğiz (29)

Yeraltı Edebiyatı

Fatih Kaynak
Hostesin “Şu an İstanbul semalarındayız” dediğini duyduğum an uyandım.
“Güvenli bir iniş için lütfen kemerlerinizi bağlayın.”
Önüme baktım, kemer zaten bağlıydı ve uçak süzülerek inişe geçmişti. Birkaç dakika sonra yerdeydik. Herkes toparlanıp, uçağı boşalttıktan sonra yerimden kalkıp, uçaktan çıktım fakat pasaport noktasında beni bekleyen sürprizin farkında değildim. Pasaport noktasındaki polis belgelerimi inceleyip, biraz beklememi söyledi. Tamam dedim ve arkadakilere yol açmak için kenarda usulca beklemeye koyuldum. Beş dakika sonra iki tane polis yanımda bitmişti.
“Ferit Keskin siz misiniz?”
Şaşkın bir şekilde cevap verdim.
“Evet benim.”
“Hakkınızda yakalama emri olduğu için sizi gözaltına almak zorundayız.”
“Yakalama emri mi?”
“Evet Ferit Bey. Kayıtlarda asker kaçağı olarak görünüyorsunuz. İşlemlerinizi tamamladıktan sonra sizi askerlik şubenize teslim etmek zorundayız.”
Beynimden vurulmuşa dönmüştüm. İçimden “İşte şimdi boku yedin oğlum Ferit” diye geçirdim. Bir yanlışlık olmalıydı. Hesaplarıma göre bir yıl daha tecilim vardı.
İki yanımda polislerle merkeze doğru giderken herkes bana bakıyordu. Muhtemelen, yurtdışına antika eser kaçıran bir kaçakçı ya da, midesinde uyuşturucu paketleriyle yakalanmış bir kurye olduğumu düşünüyor olmalıydılar.
Beş dakika sonra polis merkezindeydik. Beni komiserin olduğu odaya bırakıp gittiler. İçeri girdiğimde komiser telefonda birilerine talimat veriyordu. Masasının karşısında, oturduğum yerde sessizce beklemeye başladım. Konuşması bitince yüzünü bana döndü. Elli yaşlarında vardı ve hafiften dökülmüş kır saçlarını elleriyle tararken söze girdi.
“Ferit Keskin sen misin?”
“Benim komiserim.”
“Asker kaçağıymışsın.”
“Bir yanlışlık olmasın komiserim çünkü ben yurt dışındaydım ve bir yıl daha tecilim var diye biliyordum.”
“Yanlışlık olamaz. Altı aydan beri aranıyorsun. Hakkında, görüldüğü yerde gözaltına alınıp askerlik şubesine teslim edilecek diye yakalama emri var.”
“Bir mahsuru yoksa yazılı emri görebilir miyim komiserim?”
Tabi görebilirsin dedi ve çekmeceden çıkardığı kağıdı bana doğru uzattı. Elinden alıp hızla okudum. Haklıydılar. Son tecilim altı ay önce bitmiş görünüyordu. Okuduktan sonra haklısınız anlamında başımı sallayıp, kağıdı geri verdim.
“Peki şimdi ne olacak?”
“Bu gece nezarethane de kalacaksın, sabah seni askerlik şubesine teslim edeceğiz.”
Cevap gayet açık ve netti. Bir şey söylemedim. Kısa bir sessizliğin ardından, komiser içerideki polislerden birine seslendi.
“Murtaza!”
Murtaza denen polis hızla koşup geldi.
“Emredin komiserim.”
“Bu arkadaşı nezarethaneye götür. Sabah işlemleri yapıldıktan sonra askerlik şubesine teslim edilecek.”
“Tamam komiserim.”
Murtaza emri aldıktan sonra üzerimi didik arayıp ceplerimi boşalttırdı, kemerimi ve ayakkabı bağcıklarımı çıkarmamı söyledi. Ayakkabılarım bot olduğundan bağcıkları yoktu. Kemerimi çıkarıp verdim. Cebimden çıkanları ve kemerimi bir naylon poşete koyup komisere verdi. O da bir dolaba kaldırdı. Artık beni götürmek üzereydi ki, tekrar komiserine döndü.
“Komiserim nerede kalsın bu; dün aldığımız o iki hırsızın yanına mı, yoksa boştaki diğer küçük nezarethaneye mi bırakayım?”
“Yok yok o adamların yanına koyma arkadaşı. Rahat edemez orada. Küçük yerde yalnız kalsın.”

to be continued..

11 Haziran 2011 Cumartesi

Köpekler Gibi Yalnız Öleceğiz (28)

Yeraltı Edebiyatı

Fatih Kaynak
İtalya’ya geleli neredeyse bir yıl olmuştu ve iki yıldan beri tamamlamaya çalıştığım, benden biraz daha başarısız bir adamın başına gelen tuhaf olaylarla ilgili romanımı tamamlamak üzereydim.
Hayatın kendisi bir serüven olsa da, yazmak hiçbir zaman serüven olmadı benim için. Bir takıntıydı benim için yazmak; çocukluğumdan kalan. Yazmak benim alın yazım; kumarım, kadınım, intiharımdı. Gecenin bir yarısı sıvaları dökülen berbat bir odada dört duvar üzerime gelirken, var oluşuma kurulmuş tüm tuzakların ve insanlığın çirkin hırslarının üzerine işeyip, son kadehimi zafer duygusuyla kaldırmak oldu yazmak.
İnsanlığın kendisiyle yüzleşmeye cesaret edemediği diğer yüzünü anlatmaya çalışırken, başından beri kendi trajedimi yazdım aslında. Ve bilinçli bir yalnızlık tercihiyle çekildiğim köşemden, sokaklara dair hikayeler anlattım durdum hep.
Ve o sokaklar; o sokaklar ki kaldırımlarında, ahşap bir yalnızlığın tedirgin basamaklarını adımlar gibi adımladığım ömrümü.
Bir gece içerken gözüm, buraya geldiğimden beri yatağımın arkasında bir tehdit gibi duran bavuluma takıldı. “Hadi doldur beni gidelim” der gibi göz kırpıyordu sanki. Birden elimdeki şişeyi sehpaya bırakıp, doğruldum. Yerimden hızla kalkıp, bavulu yatağın arkasından alıp salonun ortasına fırlattım. On beş dakika sonra tüm eşyalarımı içine doldurmuş, ağzını kapatmıştım bile. Geri dönüyordum, dönüp romanımı bastıracaktım.
Salonun ortasında oturmuş bavuluma bakarken Mario girdi içeriye.
“Ne oldu Ferit, tatile mi gidiyorsun yoksa?”
“Dönüyorum.”
“Türkiye’ye mi?”
“Evet. Yarın ilk uçakla dönüyorum ama merak etme seni zor durumda bırakmayacağım. Sana fazladan iki aylık kira ve faturalar için de bir miktar para bırakacağım. Ondan sonrası için başının çaresine bakarsın artık dostum. Kusura bakma.”
“Yo hayır önemli değil ama böyle ani bir karar vermene şaşırdım tabi ki.”
“Evet biraz ani oldu ama dönmek zorundayım.”
Çantamdan vereceğim parayı çıkarıp eline uzattım.
“Al Mario. Umarım işler yolunda gider benden sonra.”
“Umarım.”
Sabah altıda uyandım ve uçak saatlerini öğrenmek için hemen havaalanını aradım. Öğleden sonra iki de bir uçak olduğunu söyledi telefondaki kadın. Öğleden sonra ikideki İstanbul uçağına bir bilet ayırdım. Telefonu kapattıktan sonra, bir süre daha kestirmek için yatağa döndüm ve keyifli bir uykunun kollarına bıraktım kendimi.
Uyandığımda saat on ikiye geliyordu. Geç kalmıştım. Yataktan ok gibi fırlayıp, hemen donumu, pantolonumu giydim. Allahtan bavulu akşamdan hazırlamıştım da, ortalıktaki diğer ıvır zıvırı toparlamak fazla vaktimi almadı. Pılımı pırtımı topladıktan sonra on ikide evden çıktım. Durağa vardığımda saat on ikiyi on geçiyordu ve beş dakika sonra bir otobüs vardı. Cebimdeki bozuklukları yokladım, üç euro on sent çıkışıyordu. Dükkana gidip moruk biletçinin önüne fırlattım paraları. Pis pis bakıştık. Bavulumu görünce mutluluktan gözleri ışıldadı pisliğin.
“Bir bilet lütfen.”
Havaalanına vardığımda saat bir buçuğa geliyordu. Biletimi kesen karı, beş dakika daha geç kalsam başkasına satacaklarını söyledi. Bavullarımı tarttırıp bıraktıktan sonra, hızla pasaport kontrol noktasına gittim. Son işlemleri de halledip, uçağa bineceğimiz kapıya geçtim. Orayı da geçtikten sonra, ikiye on kala nihayet uçağın içindeydim. Yerimi bulup, küçük sırt çantamı tepemdeki bölmeye yerleştirdim ve kemerimi bağlayıp, koltuğa kuruldum.
On dakika sonra uçağın motoru çalıştı. Pistte bir süre ilerleyip havalandı. Birkaç dakika içinde bulutların üzerindeydik.
to be continued..




8 Mart 2011 Salı

Saat sesi..

Bir oda içinde saat sesi,hayatın sırtımdan giden pençesi ve beni maziye götüren bir el.. Eski günlerimiz sessiz ve güzel..

1 Mart 2011 Salı

Köpekler Gibi Yalnız Öleceğiz (27)

Yeraltı Edebiyatı
Fatih Kaynak
Olup bitenlerden sonra bir süre kursa uğramamaya karar verdim. On gün boyunca evden çıkmadan içtim ve birkaç öykü yazdım. Lisa’yı düşündüm; o hiçbir zaman bana ait olmamıştı. Böylece, zaten benim olmayan bir şeyi kaybetmiş sayılmazdım. İki hafta sonunda tekrar kursa döndüğümde yanıma geldi.
“Üzgünüm Ferit böyle olsun istemezdim.”
“Ben de istemezdim.”
“Seni kırdım biliyorum.”
“Sen veya herhangi bir kadın beni kıramaz Lisa. Bende sadece boşluk duygusu uyandırırlar ve hayal kırıklığı.”
“Benden nefret mi ediyorsun?”
“Hayır Lisa sana karşı hiçbir şey hissetmiyorum.”
“Son sözün bu mu?”
“Hayır.”
“Ne peki?”
“Bir daha benimle konuşmayı denemezsen sevinirim.”
Dediğimi yaptı ve o günden sonra bir daha yanıma yaklaşmadı.
Mario’yla aramızdaki ipler kopma noktasına gelmişti. Sadece iplerin kopacağı o anı bekliyorduk ikimizde. Ondan ne kadar uzak durmaya çalışsam da, evin içinde sürekli kıçımın dibinde bir yerlerde dolanıyordu. Evde olmazsa sokakta çıkıyordu karşıma.
Kütüphaneden döndüğüm akşamlardan birinde, geri zekalı herifle kiliseden çıkarken karşılaştık, selamlaştık. İkimiz de eve gidiyorduk, yürümeye beraber devam ettik.
“Naber Mario?”
 “İyidir. Senden naber?”
“Fena sayılmaz.”
“Bu akşam ne yapıyorsun?”
“Neden sordun Mario?”
“Bu akşam maç var.”
“Ne maçı?”
“Sizinkilerle bizimkiler; İtalya, Türkiye…”
“Hadi ya, hiç haberim yoktu. Seyrederiz o zaman.”
“Seyredelim.”
Eve varır varmaz ılık bir duş alıp salona döndüm. Mario mutfakta yemek hazırlıyordu. O işini bitirene kadar oyalanmak için televizyonu açtım ve yatağa uzandım.
“Maç kaçta Mario?”
“Yedide.”
“Bir şey kalmamış o zaman; saat altı buçuk.”
Mario yemekle uğraşırken, ben de televizyon kanallarında gezinmeye devam ettim. Bu arada ne olduysa oldu, Mario mutfaktan bağırmaya başladı. Ne dediğini tam olarak anlayamadığım için sordum.
“Ne oldu Mario, bir şey mi dedin? Duyamadım.”
“Evet televizyonun sesini kısarsan iyi olur dedim. Çok gürültü var içeride, rahatsız oluyorum.”
Televizyonun sesi abartılı bir şekilde açık değildi. Ve hatta onun genel izleyiş tarzına göre kısıktı bile diyebilirim. Her zamanki budalalıklarından birini yapıyordu, hiç oralı olmadım. Cevap vermedim ve televizyonu aynı ses seviyesinde izlemeye devam ettim.
Maçın yayınlanacağı kanalı bulduğumda futbolcular sahaya çıkmış, son hazırlıklarını tamamlamak üzere ısınmaya başlamışlardı. Saate baktığımda maçın başlamasına on dakika vardı. Yerimden kalktım ve sıçmak için tuvalete gittim. Döndüğümde futbolcular milli marş seremonisi için dizilmişlerdi. Maç başlamak üzereydi ama Mario hala mutfaktan çıkmamıştı. Benim tanıdığım Mario, maçtan bir saat önce televizyonun başına kurulmuş, ağzından salyalar akarak, kendinden geçmiş bir halde bekliyor olurdu. Kendi kendime “Bu işte bir tuhaflık var” diye düşünürken, Mario yeniden bağırmaya başladı. Bu sefer biraz önceki gibi değildi; kükrüyordu.
“Sana televizyonun sesini kıs demedim mi ben! Kulakların duymuyor mu senin, gürültüden neredeyse evin çatısı başımıza yıkılacak! Hem de bir yandan deli gibi sigara içiyorsun!”
Ağzımda sigaram, gözlerimi onun gözlerine dikmiş ve yatakta uzanmış bir vaziyette dinledim söylediklerini. O sözlerini bitirdiğinde, birden televizyondan gelen sesle irkildim. Seremoni başlamış ve İstiklal Marşı çalınıyordu. O an beynimden kaynar sular dökülür gibi oldu. Aylardır bir araya getirip de bütün olarak göremediğim resmin tüm parçaları artık birleşmişti; bu Mario denen Sicilyalı Katolik orospu çocuğu, bir Türk düşmanıydı.
Aylardır süren sıkıntısı, karın ağrısı meğerse bu yüzdenmiş. Tüm o gerginlikler, hatta klozetteki kıç yıkama borusunun şüpheli bozulması bile bu yüzdenmiş. Ve en son olarak, normal koşullarda bundan daha yüksek sesle televizyon izlediği halde, sırf İstiklal Marşı’nı dinlememek için akşamdan beri bağırıp durmuş. Amacı seremoniden önce fark ettirmeden televizyonun sesini kıstırmakmış. Piç herifin bunu, akşamüstü kilisenin önünde karşılaştığımız andan beri kafasında kurduğundan emindim. Yok hayır, bunu sabahtan kurmuştu kafasında. Belki de bir gün öncesinden. Hatta televizyon programına bakıp, bir hafta öncesinden bile planlamış olabilirdi.
Sözlerini bitirdiğinde ağzımdaki sigarayı suratının tam ortasına fırlatıp, yataktan fırladım. Fonda İstiklal Marşı çalmaya devam ediyordu.
“Ne diyorsun sen aşağılık herif! Öldürürüm seni!”
Beklemediği bu tepki karşısında neye uğradığını şaşırmıştı. Kaskatı kesilmiş, öylece bana bakıyordu.
“Ne istiyorsun sen pis herif aylardır! Derdin ne ha!”
“Derdim falan yok. Sadece seni televizyonun sesini biraz kıs diye uyarmıştım.”
“Her zaman bundan daha yüksek sesle kendin izlerdin televizyonu! Değişen ne oldu bu gece? Niye coştun?”
“Ben değil asıl sen coştun. Kırmızı beyazı görünce coştun.”
Evet nihayet ağzındaki baklayı çıkararak, yanılmadığımı kanıtlamıştı. Hayvan herifin aklı milli marşta, bayrak rengindeydi. Bu arada İstiklal Marşı bitmiş, İtalyan milli marşı çalınmaya başlamıştı.
“Gebertirim bak seni hayvan herif! Pis herif sen söylemeden önce benim maçtan bile haberim yoktu. Ne coşmasıymış, bir milli maçtan önce seremoninin olduğunu bile unutmuştum ben. Ayrıca o televizyonun sesi maç başlamadan bir saat öncesine kadar da aynı düzeydeydi. Ama sen bu evde aylardır hep buna benzer sinsi düşüncelerle dolaştığın için beni de kendin gibi zannettin. Siktiğimin kıytırık bir maçta çalan milli marşın, ya da benim Türk Senin İtalyan, sokaktaki başka bir hıyarın Perulu olmasının benim için bir önemi yok. Senin Hıristiyan olmanın, beni Müslüman zannetmenin bile bir önemi yok benim için.
Hiç durup dinlenmeden kafamı ütülemekten, sigaramla, içkimle ve bir de kıçımı yıkadığım klozet borusunun ayarıyla uğraşmaktan artık vaz geç! Al bak, senin milli marşın çalıyor şu an doya doya dinle. Ses veya görüntü ayarını kafana göre yapabilirsin. Milli marşına saygısızlık etmek istemem, dinledikten sonra siktir olup odamı terk et!”
Gıkını bile çıkarmadan, elindeki yemek dolu tabakla odasına gitti. Bir hafta boyunca hiç konuşmadık. Karşı karşıya gelmemek için yemek yaptığı saatlerde banyoya giriyordum. Çıktığımda öteberisini hazırlamış, odasına geçmiş oluyordu. Bir haftanın sonunda bir akşam mutfakta kendime yemek hazırlarken, Mario yanıma geldi.
“Biraz konuşabilir miyiz Ferit?”
“Tabi ki Mario.”
“Bu akşam odanda biraz televizyon izleyebilir miyim?”
Tüysüz suratı ve yuvarlak John Lennon tarzı gözlüklerinin arkasından suratıma aval aval bakıyordu. “İzle bakalım seni Sicilya’nın yüz karası. İzle sik kafalı Japon askeri.” dedim Türkçe olarak.
“Anlayamadım Ferit?”
“Bir şey yok Mario. Sadece Tanrı Japon, Türk, Sicilyalı hepimizi, tüm insanlığı korusun dedim Türkçe olarak.”
Duygulanmıştı. Hızla iki elini birden uzattı, tokalaştık.
“Sen çok iyi birisin Ferit.”
Son sözünü söyledikten sonra tam bir geri zekalı edasıyla içeriye koşup, televizyonun karşısına kuruldu. Gülümsüyordu.

to be continued..